ESKİ TÜRK TOPLUMLARINDA KADIN

Eski Türk toplumunda ilk sosyal birlik olan aile, içtimai bünyenin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Türklerin dünyanın dört bir yanına dağılmalarına rağmen varlıklarını korumaları, aile yapısına verdikleri büyük önemden ileri gelmektedir. Hatta buna delil olarak da başka milletlerde rastlanmayan zenginlikte her bir akraba için kullanılan, belirleyici kelimelerin olması gösterilebilir. Türk ailesinin evi Araplarda olduğu gibi yalnızca erkeğe ait değildi, eşlerin ortak malıydı. Ailede babanın olduğu kadar annenin de sözü geçerdi ve anne soyu ile baba soyu eşit derecede değerliydi.

Ailenin temelini teşkil eden Türk kadını, tarihte hiçbir toplumda örneği olmayacak şekilde erkekle eşit sayılmış ve hayatın içinde o şekilde var olmuştur.  İbn Fadlan ve Gerdizî gibi gezginlerin aktardıklarına göre Türk kadını Asya Hunlarından beri ata binip ok atmış, savaşlara katılmıştır. Katun/hatun denilen, Han’ın eşi toy(meclis)larda Han’ın yanına oturur, siyasi fikrini belirtebilirdi. Çin kaynaklarında Türk kadını için,”nazik ve kibardırlar ancak gerekirse ata binip ava ve savaşa giderler” şeklinde söz edilmiştir. Kadın haremde kalmaz erkeğin gittiği hemen her yere gidebilirdi. Eski Türk devletlerinde kadının namus ve iffetine düşkünlüğü yabancı kaynaklarda bilhassa belirtilmiş, itibar sahibi olduğu hatta savaşta esir düşmesinin büyük utanç sayıldığı aktarılmıştır.

Kadın miras hakkına sahipti ve bunu istediği gibi kullanabilirdi. Ayrıca boşanma hakkı da erkekle eşit şekilde mevcuttu. Yine Arap gezginlerinden İbn Batuta “burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türklerin kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündü.” şeklinde seyahatnamesinde bahsetmiştir.

Gündemle alakalı olarak kısa bir şekilde değinmek gerekirse, taciz, ırza geçme, evlilik dışı ilişki gibi ahlaksızlıklar eski Türklerde yok denecek kadar azdı. Oğuz Kağan Destanından anlaşıldığı üzere kadına saldırının hukuktaki cezası ölüm veya gözlere mil çekilmesiydi. Eğer bir kadın tecavüze uğrarsa ona sahip çıkılır, toplumdan dışlanmazdı. Hatta eğer bu durumdan ötürü çocuğu olursa kadın ulu bir çınarla evlendirilir ve çocuk bu yolla meşrulaştırılırdı. Bunun yanında namusunu korumayan kadın ise hoş görülmezdi.

Eski Türklerde Kadının yeri hakkında edindiğimiz tüm bu bilgiler doğrultusunda günümüz Türk kadınlarının çoğunda bulunan özgür ve yetenekli tavrın bir bakıma genlerimizden geldiğini anlamak çok da zor olmasa gerek. Anadolu kadını diye tabir ettiğimiz o köylerde erkeğin yaptığı her işi yapabilen, tarlada, bağda, bahçede, çalışan teyzelerimizin, işleri bitince kapı önünde erkekli kadınlı oturup çay içişindeki özgürlüğü ve bunun kimsece yadırganmayışı takriben bin beş yüz senede bazı şeylerin değişmediğini gösterir. Aynı şekilde şehir hayatının yoğun temposuna ayak uydurmuş, çalışkan, başarılı ve her işe yetişebilen “modern Türk kadını “ toplumun belirli bir kesiminin ona dayattığı rolden sıyrılabilmiş ve özgürlüğünü kanıtlamıştır.

Toplumun belirli bir kesimi’nden kastettiğimiz ise İslamiyet’le tanıştıktan sonra kutsal dinimizi tamamen kendine yontmuş, canının istediği şekilde yorumlamış, hurafelerle harmanlamış, okumamış, birçok farzını uygulamamış, haramın neredeyse her türlüsüne bulaşmış ancak söz konusu kadına gelince hayatının bir kenarına itivermiş ve bunun da İslam’da böyle olduğunu savunan bir kitledir. Kaldı ki Hz. Hatice’nin aktif bir tüccar olduğunu da burada hatırlatmadan geçmek olmaz. İslam dini kadını toplumdan soyutlayan bir din değildir. Aksine  “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını alsınlar…” ayetinden anlaşılacağı üzere kadınların kendilerini dışarıdaki fesatlıklara karşı koruması için örtünmesi gerektiği aktarılmıştır. Ancak günümüzde sorulunca Müslüman olduğunu söyleyen fakat kültürde Araplaşmış bir kısım insanlar bunu; “hanımlar evlerinizden mecbur kalmadıkça çıkmayın, örtülü veya örtüsüz halde hiçbir erkekle görüşmeyin, her daim söylenileni uygulayın…” şeklinde algılamış/yorumlamış ve bu şekilde uygulamaktadır. Bu ne İslam dinine ne de Türk kültürüne yakışır bir zihniyettir. Aynı zihniyet günümüzde nereden cesaret aldığı bilinmez ancak kadına şiddet ve zorbalıkta, küçük yaşta evlenmelere ve telaffuz dahi etmeye imtina ettiğimiz sapkınlıklarda sınırları zorlamaktadır. Gelecek temiz nesiller için Müslüman Türk toplumunun ivedilikle bu cehaletten arınması gerekmektedir. Bu konuda bizlerin üzerine düşense eğitmektir. Önce kendimizi, sonra neslimizi…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir