GÖKTÜRK ALFABESİ’NDEN LATİN ALFABESİ’NE…

Türkler, orta Asya’da günümüze pek çok farklı coğrafyada yaşamış, farklı dinlere inanmış ve birçok milletle bir arada yaşamıştır. Bu durum dolayısıyla her çağda farklı alfabeler kullanmışlar farklı dillerden de etkilenmişlerdir. Tarihte ilk yazılı Türkçe kaynak olarak bilinen Orhun Yazıtları Göktürk alfabesi ile yazılmıştır. Konuşulan dil temelinde pek farklılık göstermese de zamanla yazı dili ve alfabe değişiklik gösterecektir. Göktürklerden sonra Asya’da hâkimiyet kuran Büyük Uygur Devleti de kendi alfabesini kullanmış, dillerini Çincenin asimilasyonundan korumayı başarmışlardır.

Türklerin Arap alfabesi ile tanışması ise dini sebeplerden kaynaklanmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki ilk Türk İslam devleti olarak bilinen Karahanlılar Uygur alfabesini kullanmaya devam etmişlerdir. Bu durumda tek başına din değişikliğinin etkisinden bahsetmek doğru olmayacaktır. Türkler Anadolu ve Orta doğu coğrafyasına göçünce ve burada Türk İslam devletleri kurulunca diğer İslam devletleriyle sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Birçok bilimsel ve edebi eserlerin bu dillerde yazılıyor olması ilim ehlini de Fars ve Arap dillerini öğrenmeye, zamanla Arap alfabesinin kullanımın yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Pek çok alanda yaygın olan Arap alfabesi Türkler tarafından uzun yıllar resmi olarak kullanılmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti’nde halkın ve sultanın konuştuğu dil Türkçe, bilim dili Arapça, edebiyat ve resmi yazışma dili ise farsça idi. Osmanlı Devleti’nin geniş topraklara yayılması sonucu ise farklı milletlerden vatandaşları ve de imparatorluk sınırları içerisinde farklı dillerin konuşulması sonucunu doğurmuştu. Ancak yaygın şekilde kullanılan üç dil mevcuttu, halkın çoğunluğunun konuştuğu Türkçe, yalnızca eğitimli kesimin konuştuğu Farsça ve de Arap yarımadası, kuzey Afrika halkının konuştuğu Arapça. Padişah ve saray erkânı Osmanlıca Türkçesi adı verilen dili konuşuyor, resmi yazışmalarda da bunu kullanıyordu. Eski Türkçe olarak da anılan Osmanlıca, 1876’da ilan edilen Kanun-i esâsîde resmi bir şekilde yerini Türkçeye bırakmıştır. “Madde 18 – Tebaa-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.” Şeklinde konu belirtilmiştir.

Latin alfabesinin ayak sesleri: Osmanlı Devleti’nde 19. Yüzyılın ortalarından itibaren eğitimde başarısızlık ve verim düşüklüğünün artması sebebiyle alfabe ıslah çalışmaları veya Latin alfabesine geçiş konuşulmaya başlanmıştır. Arap harflerinin ıslahını savunanlar meseleyi basit bir imla düzenlemesi ile çözüleceğini söylemiş, Latin alfabesine geçmek gerekliliğini savunanlar ise Türkçenin Arap harfleri ile yazılmasının uygun olmadığı, er ya da geç kabul edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Bu tartışma 1. Dünya savaşı yıllarında da devam etmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra bu süreç hızlanmış, Milli Eğitim bakanlığı tarafından 1928 Mayıs ayında bir komisyon kurularak meselenin incelenmesi teklif edilmiştir. Komisyonda her iki görüşten kimseler fikirlerini karşılıklı beyan etmişlerdir.  Eski yazının geç öğrenilmesi, herkesin birçok kelimeyi farklı şekillerde yazması ve bunun sonucunda da belirli bir imla kuralının oluşamayışı, az çok eğitim görenlerin dahi yazıyı sorunsuz okuyamayışı dolayısıyla da yayınların az sayıda kişiye ulaşması, eğitimin yaygınlaştırılamaması gibi sebepler dile getirilmiştir. Neticede 8 Ağustos 1928’de Mustafa Kemal Atatürk Sarayburnu Parkı’nda bir gece Harf İnkılabını başlatan bir konuşma gerçekleştirmiştir. Bundan sonra hızla yayın organları Latin alfabesi ile yayınlar gerçekleştirmişler, kurslar açılmış ve 1 sene içerisinde kesin şekilde Arap alfabesi terkedilmiştir.

mengutas1

Latin alfabesinin kabulünden sonra ilerleyen yıllarda okur-yazar oranı yükselmiştir. Bunda harf inkılabı dışında eğitime verilen önem ve katkının da payı büyüktür.

Günümüzde birçok kişinin “bir gecede cahil kaldık, dedelerimizin mezarını dahi okuyamıyoruz, herkes eski yazı bilse idi herkes Kur’an’ı da okuyabilirdi…” şeklinde ki sitemlerine de değinmek gerekirse; Latin alfabesine geçiş bir gecede ilan edilmiş ancak bir gecede geçilmemiştir. Bu aşamalı şekilde olmuştur. Ayrıca isteyen herkes o gün de bu gün de sayısız Osmanlıca bilen kimselerden ders alarak bunu öğrenme şansına ve hakkına sahiptir. O zamanlarda ki okur-yazar oranını da göz önünde bulundurursak vaktin insanları da büyük olasılıkla dedesinin mezarını okuyamıyordu. Osmanlıca bilmek insana dönemin eserlerini birinci el kaynaktan okuma, öğrenme fırsatı verir. Bu özgürlükten ve imkânlardan fazlasıyla yararlanmış birisi olarak söyleyebilirim ki, ülkemizde Osmanlıca öğrenmek isteyene sayısız kurs, okumak isteyene de bir o kadar kaynak bulunmaktadır. Asıl mesele bir Orhun yazıtlarını okuyamıyor oluşumuzdur. Latin alfabesi siteminde bulunan kimselerin neden Asya’da atalarının mezar taşlarını da okumak istemediğini ben hep merak etmişimdir. 1893 yılında Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof’un da yardımıyla çözülen Orhun yazıtlarını o döneme kadar yaşayan her hangi bir Türk’ün de okuyabilmesini isterdim. Kısacası hala Göktürk Alfabesini de kullanıyor olabilirdik. 1928’de Latin alfabesine geçen Türkler bundan bin sene öncesinde de Arap alfabesine geçmişlerdi. O dönemde buna sitem edenler var mıydı bilinmez, ancak geçmişi değerlendirirken bütünüyle ele almak ve objektif olmak çok önemlidir. Devletlerin kararlarını eleştirirken kişisel inanç ve duygularımızı bir kenara bırakıp mantık çerçevesinde incelemek ve dahi konuşmak en doğrusu olacaktır.

Latin harflerine geçiş, Türk milletinin dünyanın büyük çoğunluğun kullandığı alfabeyi öğrenmesini, bu harfleri kullanan diğer milletlerin dillerini daha az zamanda kavramasını ve de en önemlisi ilim ve fen alanında Latin alfabesi ile yazılmış eserleri okuyabilmesini sağlamıştır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir