YARINLARIMIZI KURTARMAK İÇİN BUGÜN NE YAPMALIYIZ?

İnsanların yaşayabilmek için üretme ve ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu eylemlerinden doğan ilişkilerin tümüne ekonomi/iktisat denilmektedir. Bireyden topluma, toplumdan devlete ekonomi, her alanda bir politika gerektirir. Daha açık haliyle çekirdek aileden tutun da mahalleyi, köyü, hatta devleti yönetenler, refah bir yaşam için ekonomik politikalar geliştirmek zorundadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, yüz yıldan bu yana Kurtuluş Savaşı’nın, I. ve II. Dünya Savaşları’nın getirdiği ekonomik sıkıntılardan kurtulması, elbette İstiklal için varını yoğunu feda etmeyi bilen Anadolu halkının fedakârlıklarıyla mümkün olmuştur. Savaş dönemi oluşan büyük ekonomik sıkıntılar ilerleyen yıllarda da Anadolu insanına kanaat etmeyi, idareli kullanmayı, paylaşmayı ve en önemlisi de giyimden gıdaya tüketeceği hemen her şeyi üretmeyi öğretti. Bu yaşam tarzı türkülere, atasözlerine yansıyacak kadar uzun süre bizimle birlikte oldu… Mustafa Kemal Atatürk’ün devletçilik politikası ve sanayi alanında yaptığı yatırımlar, Cumhuriyetin Atatürksüz yıllarında bir süre devam etse de sonraları bir takım yöneticilerin koltuğunu sağlamlaştırma adına elinde tuttuğu koza dönüşmüştür. Politik vaatlerde her zaman ilk sırada yer almıştır ekonomi. 1940lardan günümüze, her gelen yönetici bir kolaylık sağlayıcı teknolojik aletle gelmiş, bir şeyler getirmiş bir o kadarını da götürmüştür. Traktör ile başlayan bu sevda günümüzde her işini en kolay ve az vakitte yapmanın yollarını arayan Türk insanını doğurmuştur. Yoklukla ağır sınanan bizler alabildiğimiz her eşyaya bağlanmayı, eşyaya değer vermeyi öğrenen, üretmeye üşenen bireyler haline getirildik. Kimimiz bu imtihandan geçtik ama çoğumuz kaldık…

Son yıllarda ki refah düzeyinin kıymetini en iyi “biz eskiden ekmeği karneyle alırdık evladım, bakkallarda kuyruk olurdu, hiç bir şey bulamazdık” şeklinde bahseden yaşlılarımız anlıyordur herhalde. Başlarda tam da bu şekilde görülen ekonomik düzen Kurtuluş Savaşı gibi bir savaş döneminde olmamamıza rağmen, darbe girişimini atlatmamıza rağmen, ülkede siyasi istikrar olmasına rağmen nasıl oldu da kriz durumuna geldi diye sormadan edemiyor insan. Bu sorunun da hiç kimse tarafından inkâr edilemeyecek tek bir cevabı var: Üretimin olmaması. Bırakalım ihracatı kendi ihtiyacımızı karşılayacak kadar bile üretemiyor oluşumuz bizi bu duruma getiren en büyük sebeptir. Bugün dünya devi diye bahsedilen ülkelerin uluslararası pazarda mutlaka birden çok teknolojik ürünü vardır. Hepsi sanayiye yatırım yapmış bilime eğitime üretime önem vermiş ülkelerdir. 18 yaşını doldurmuş her gencin potansiyel iş gücü olduğunu varsayarsak ve 10 gençten en az 5’inin okumaya gücünün veya temel eğitiminin yetmediğini varsayalım. Bu beş kişi şehrinde hatta ilçede açılan üniversitenin 2 yıllık mantar yetiştiriciliği bölümünü okumaktansa, sonrasında işsiz kalmasındansa aynı yere açılacak bir fabrikada çalışması hem o gençler ve aileleri adına hem de ülke adına çok daha hayırlı olmaz mıydı? Her köşe başına açılan üniversiteler, özellikle fen edebiyat fakülteleri, meslek yüksekokulları bu ülkenin eli iş tutacak bir sürü gencine vakit kaybı olmaktan başka işe yaramadı ne yazık ki. İstihdamsızlık işsizliği doğurdu, işsizlik de psikolojisi bozulmuş gençleri, alan dışı ne iş olsa yapan mezunları, 30 yaşına gelmesine rağmen baba evinden ayrılamayan orta yaşlı bekârları doğurdu. Benim bu küçücük aklım bile bunu düşünebiliyorken bir sürü okumuş, meclisin kürsülerinde dirsek çürütmüş sayın vekillerim bakanlarım da bunu elbette düşünmüşlerdir veya düşünüyorlardır diye umuyorum. Sebep sonuç ilişkisi içerisinde, basitçe anlatmaya çalıştığımız bu cümleler, yarınlarımızı kurtarmak adına belki bize bir ipucu olur…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir